Ihlamur Vadisi’nin ıslak banklarından birinde oturan Meltem, sonbaharın sarartıp yapraklarını döktüğü çınar ağaçlarını izliyordu. Omuzunda askısı yıpranmış bez çantası, elinde çizim tüpü ve kulaklığında çalan hafif bir müzikle dışarıdan bakan kimse için Beşiktaş’taki mimarlık fakültesi öğrencilerinden farklı değildi. Oysa akşamın karanlığı Beşiktaş sokaklarına çöktüğünde, bu mütevazı tablo tamamen bambaşka bir sahneye dönüşecekti.
Anadolu’nun küçük bir kentinden büyük umutlarla çıktığı bu metropolde, fırlayan ev kiraları, ağır malzeme masrafları ve yapayalnızlık Meltem’i kısa sürede çaresiz bir noktaya getirmişti. Eğitimini sürdürmek ve kimseden minnet işitmeden kendi geleceğini inşa etmek adına adım attığı bu yol; dışarıdakiler için tek bir yaftayla geçiştirilen, fakat içeriden yürütmesi müthiş bir irade gerektiren ağır bir sınava dönüşmüştü.
Gündüzün Sessizliği, Gecenin Maskeleri
Meltem’in yaşamı iki ayrı dünya arasında bıçak gibi kesilmişti. Gündüzleri amfide saatlerce maket yapıp göz temasından dahi kaçınan o kendi halindeki genç kadın; gece çöktüğünde Dikilitaş’taki küçük dairesinde hazırlanır, şık elbisesi ve kendinden emin duruşuyla şehrin ışıltılı hayatına adım atardı.
O gece Ulus’ta lüks bir sitenin dairesinde buluştuğu kişi, uluslararası bir fon şirketini yöneten fakat başarının getirdiği ağır izolasyon içinde boğulan orta yaşlı bir adamdı. Meltem bu işte geçen süre boyunca çok önemli bir gerçeği kavramıştı: Karşısındaki insanlar yüksek ücretler ödeyerek aslında sadece fiziksel bir yakınlık değil, yargılanmayacakları, rol yapmaktan kurtulabilecekleri geçici bir "yargısız alan" satın alıyorlardı. Dinlenilmek ve maskesiz kalabilmek, onlar için en büyük ihtiyaçtı.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.